ATEBETܒL HAKÂYIK
VE İLK DÖNEM TÜRKÇE İSLÂMÎ ESERLER SEMPOZYUMU

Hakkında Kurullar Program Bildiri ÖzetleriArama Albüm Destekleyenler İletişim

Bildiriyi Sunan
veyaöncekisonraki

Gaybullah Babayar

Doc.Dr., Ali Şir Nevayi adındaki Taşkent Devlet Özbek Dili ve Edebiyati Üniversitesi Bölüm Başkanı, gaybullah@mail.ru

EDİB AHMED YÜGNEKİ’NİN YAŞADIĞI BÖLGEYE AİT YENİ BİLGİLER

Ahmed Yüknekî, 12. yüzyılda, yani Orta Asya’da Karahanlılar hanedanının hüküm sürdüğü bir dönemde Yügnek’te doğmuştur. Ancak, bu yerleşim meskeninin tam olarak nerede bulunduğuna dair ne Ahmed Yüknekî’nin kendi eserinde, ne de yazar hakkında haber veren diğer kaynaklarda yeterince bilgi bulunmamaktadır. O yüzünden araştırmacılar bu konuda uzlaşıcı bir görüşe varamamışlardır.

Orta çağlara ait yazılı kaynaklarda bu ad altındaki köyler Semerkant, Fergana ve Sırderya havzaları gibi Orta Asya’nın bir kaç tarihî coğrafî bölgesinde görülmektedir. Bir grup bilim adamları, Edip Ahmed’in doğduğu Yügnek köyünü Sırderya havzalarındaki Yası (Otrar/Türkistan) şehrine yakın saysalar [????? ???????? 1985: 7; Kelimbetov 2010: 246], diğer bir grup araştırmacılar da onun Semerkant civarındaki Yügnek köyünde doğduğunu ileri sürmüşlerdir [Kamoliddin 2005: 95].

Ancak, yakınlarda elde edilen yeni bilgilerin konuya çözüm getirecek mahiyette olduğu anlaşılmaktadır. Konuya geçmeden önce yazarın hayatı ve eseri üzerine yapılan araştırmalar üzerine kısaca durmak isteriz.

Genel bilgi

Daha başka eserlerin de yazarı olduğu sanılmakla birlikte, bugünlerde yalnızca Hibet’ül Hakâyık veya Atabetü’l-Hakayık adlı eseri ulaşan Edib Ahmed Yüknekî, hayatı hakkında fazla bilginin bulunmadığı bir Türk-İslam düşünürüdür. Konuya ilişkin bilgilerin eksikliğinin yanı sıra, bu şahsın mezarının bulunduğu yer ve memleketi olan Yüknek’in nerede olduğu kesin olarak bilinmemekte, yukarıda da değindiğmiz gibi, buna dair birbirlerinden farklı görüşler ileri sürülmektedir.

Hibbet’ül Hakâyık “Hakikatler Armağanı” ve Atebetü’l-Hakâyık “Hakikatler Eşiği” adları altında bilinen eserin dili orta çağlardaki Türk toplulukları için ortak edebî dilde, Karahanlı Türkçesinde yazılmıştır. Eserde “Türkçe”, “Kaşgar dili” tabirlerinin geçmesi bunu kanıtlamakla birlikte, dilinin Balasagunlu Yusuf’un Kutadgu Bilig eserinin diline benzerlik taşıması [Arat 1951: 34-36] ve Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lugat’it-Türk eserinde kaydedilen Hakaniye Türkçesi veya Kaşgar ve civarı Türkçesine uygunluk sağlaması Ahmed Yüknekî eserinin Karahanlı dönemine ait olduğunu tasdik etmektedir.

Eser, diğer bir adı Uygur yazısı olan, aslında gerçek adı “Türk yazısı” olan alfabede yazılmış ve ilkin 1444 yılında Timurlu emirlerinden biri Arslan Hoca Tarhan teşebbüsüyle Semerkant’ta istinsah edilmiştir, Sonradan İstanbul’da 1480 yılında Türkistanlı Şeyhzade Abdurezzak Bahşı tarafından Arap ve adı geçen Türk (Uygur) yazılarında düzenlenmiştir.

Karahanlı kültürel ortamının yetiştirdiği Kaşgarlı Mahmud, Balasagunlu Yusuf, Ahmed Yesevî gibi sadece Türk Dünyasının değil, belki de İslam Dünyasının büyük ülemaları arasında önemli bir yere sahip olan Ahmed Yüknekî hakkında Alişir Nevaî şöyle yazmaktadır: “Çoğunluk halk ona uyarlar. Onun hikmetli satırları ve nazik işareleri çoğunluk Türk toplulukları arasında yayılmıştır” [??????? 2006: 64].

Burada Türk millî edebiyatı ve kültürü açısından dikkata değer bir amil üzerine durmak isteriz. Bilindiği gibi, Karahanlı dönemine ait Türkçe bir eserin, özellikle Uygurca yazılı edebiyatın istinsah edilmesinin yanı sıra, istinsah tarihinin ve eserin istinsah edilmesine sipariş veren şahısın daha geç bir döneme, Timurlular dönemi ortamına mensup olmasıdır. Yani Karahanlı (927-1212) ve Timurlu (1370-1506) hanedanları arasında geçen iki asırdan fazla bir zaman diliminde bölgede Harezmşah-Anuşteginîler (1097-1231), Çağatay Ulus’u (1227-1370) ve Altın Ordu (1240-1502) gibi Türk ve Türk-Moğol asıllı hanedanlar faaliyette bulunmuşlar, ancak; bu tür Türk dilli eserleri topluma ulaştırma girişimleri daha çok Timurlu döneminde genellik kazanmıştır. Bir bu değil, Türk topluluklarının en gözde edebî eseri Balasgunlu Yusuf’un Kutadgu Bilig kitabının yeniden Timurlular döneminde Uygur ve Arap yazılarıyla çoğaltılması (Herat ve Nemengan nüshaları) adı geçen hanedanın Türk millî kimliğine ne denli önem verdiklerini tasdik eder.

Aslında Türk diline ve ulusal alfabesine önem veren çalışmalar Altın Ordu ortamında yeniden başlatılmış, Timurlu döneminde ise tekrar hız kazanmıştır. Herhalde bu tür faaliyetlerin temelinde adı geçen hanedanın Karahanlılar gibi Türk kültürünü daha sağlam ve daha saf bir şekilde yaşatan hanedana özen gösterilerek, millî kimliği tekrar canlandırmak ülküsü yatmaktaydı.

Ahmed Yüknekî’nin doğduğu yer neresedir?

Edib Ahmed’in Yüknekli olduğu onun Yüknekî lakabından biliniyor, fakat Yüknek’in tam olarak nerede olduğu meselesinde ve bugünkü adı üzerinde şu ana kadar sabit bir karara varılmış değildir. Eserin ilk yayımcılarından biri olan R. Rahmeti Arat, Atebet’ül-Hakayık neşrinin “Giriş” bölümünde sonradan eseri düzenleyen şahısa, yani Arslan Hoca Tarhan’a ait parçada Edib Ahmed’in doğduğu yerin adının bilindiğini vurgulamakta, ancak; ne bu adın ve ne de yazarın babasının Mahmud Yüknekî olduğuna dair kayıtlardan edibin doğduğu meskenin tam yerini belirleme imkanı olmadığını yazmaktadır [Arat 1951: 6].

Arat, Yüknek’in neresi olduğunu araştırırken, bazı araştırmacıların sandıkları gibi, Yakut’un Mu’cemü’l-Büldan adlı eserinde geçen Semerkant bölgesindeki Agnak adındaki köyün Yüknek olduğu kanaatine katılmamakta, Agnak’ı Yüknek veya Yügnek köküne ircâ etmenin, Türkçe bakımından pek doğru olmayacağını vurgulamaktadır. Bilhassa, onun bu görüşünün birkaç yönden doğru olduğunu, Eski Türkçe dahil genel Türkçede sözcüklerin kalın ve ince karakteri kolay kolay değişmediğini, ancak; pek nadir olsa bile bazen kalın seslerden oluşan sözcüklerin ince teleffüz edildiği veya aksi olduğunu da söylemeliyiz. Yani burada ta o zamanlarda bile, Agnak sözcüğünün Türk topluluklarının bazı ağızlarında Egnek veya Yügnek olarak teleffüz edilmiş olabileceği söz konusudur. Nitekim, Yakut ve el-Samanî eserlerinde ????? ???????? / biçimlerinde geçen ve Semerkant yakınındaki mevzi olduğunun anlaşılması [???????? I, 1963: 187; ?????????? 1993: 99] bu görüşümüzü destekler.

Diğer taraftan ise Agnak’ın Yagnak versiyonunun da olabileceği, bu o dönem Türk dilinin bazi lehçelerine özgü olduğunu da vurgulamalıyız. Zaten, Arat’ın kendisi Yakut’a dayanarak coğrafî bölge sıfatıyla Agnak’ın Maverâünnehr’de Türkistan nâhiyelerinden bir belde olduğuna, Benaket kasabalarından sayıldığına ve bazen ona Yagnak denildiğine dair açıklama getirmesi de bunu tasdik eder [Arat 1951: 6]. Nitekim, Kaşgarlı Mahmud’un belirttiği gibi, bazı Türk boyları sözcük başı y- ları attıklarının kaydetmesi bu görüşü destekler [bkz. Gülsevin 2016; 279, 289-290].

Burada adı geçen yer adıyla ilişkili hemen şunu belirtmek gerekir ki, Semerkant, Fergana ve Otrar gibi Orta Asya’nın farklı bölgelerinde Yügnek veya Yüknek biçimindeki biri diğerinden farklı birkaç ahali meskeninin bulunması gayet doğaldır. Bunun yanı sıra, Yügnek adı menşece Türk veya gayri Türk (büyük ihtimalle Soğd) asıllı da olabilir. Bilindiği gibi, adı geçen bölgelerde İslam öncesi dönemlerde Türk ve Soğd asıllı topluluklar beraberce yaşamış olup, bu her üç bölgede de Türkçe ve Soğdça veya Türk-Soğd karışımı yer adlarına sıkça denk gelinmesinde kendi isbatını bulur. Özellikle, Orta Sırderya (Çaç/Taşkent – İsficab/Sayram – Otrar) bölgesinde birçok şehir ve kasabaların Türkçe veya Soğdça adlarının bulunduğunun yanı sıra, aynı anlamı taşıyan hem Türkçe, hem de Soğdça farklı adlarının da mevcut olduğuna denk gelinir. Örneğin, “Ak/beyaz su” veya “Beyaz şehir” anlamında İsficab (Soğdça), Sayram veya Ürüng-kent (Türkçe), “Kara/siyah dağ” anlamında Şavgar (Soğdça), Karaçuk (Türkçe) ve s. gibi [????????? 2003: 5-7, 38-40; ???????? 2005: 124-125; ?????????? 2006: 80; ?????????? 1993: 130-132].

Artık, adı geçen coğrafî meskenler gibi Türk – Soğd geleneklerinin kaynaşım sağladığı bir ortama mensup bulunan Yügnek adlı yerleşim birimlerinden hangi birisinin Edib Ahmed’in doğup büyüdüğü mesken olabileceği meselesine dönersek, aşağıda daha içerikli inceleneceği üzere onu Semerkant civarından arayan bilim adamlarının da, Otrar veya diğer bölgelerden arayan araştırmacıların da kendine özgü haklı ve eksik yönlerinin bulunduğu anlaşılmaktadır.

Peki, Ahmed Yüknekî’nin kendi dönemi veya ondan biraz sonraki dönemlere ait kaynaklarda yazarın hayatı ve faaliyetine dair ne gibi bilgiler bulunmaktadır? Eserin ana metninde kitabın yazıldığı tarih ve yer gösterilmemiştir. Fakat, yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi, eserin son kısmında, yani eserin adı geçen edibin yaşadığı dönemden epey sonraki bir dönemde istinsah edilirken eklenen “İlave” kısmında “Büyük Emir Arslan Hoca Tarhan”la ilişkili biçiminde kaydı geçen birisine ait şöyle satırlar bulunmaktadır:

Edibning yeri atı Yüknek erür

Safalığ aceb yer köngüller yarur.

Atası atı Mahmud-ı Yüknekî

Edib Mahmud oğlı yok ol hiç şeki.

(Edibin yerinin adı Yüknek’tir,

Gönülleri açan, safalı bir hoş yerdir.

Babasının adı Mahmud Yüknekî’dir,

Edip Mahmud’un oğludur ve (bunda) hiç şüphe yoktur) [Arat 1951: 80, 100].

Bu bilgilerden sadece yazarın doğduğu yerin adı ve soyunun kim olduğu anlaşılmakta, yazarın kendisi ise bu konularda herhangi bir bilgi vermemektedir. Adı geçen satırlardaki Yüknek’in o dönemlerde bile herkesçe bilinen bir yer olmadığından dolayı burasının tam olarak hangi tarihî coğrafî bölgeye denk geldiği meselesi karanlık kalmaktaydı.

Edip hakkında bilgi veren diğer kaynak ise Alişir Nevaî (1441-1501) eseridir. Bilindiği gibi, Ahmed Yüknekî döneminden epey geç bir döneme ait olan kayıtlar Nevaî’nin Nesa’imü’l-mahabbe nam eserinde şu tarzda geçmektedir:

“Edip Ahmed de Türk elinden imiş. Onunla bağlantılı garip şeyler naklolunur. Derler ki, gözleri bitav (kör) imiş, asla zahir (açık) değilmiş. Besir (kör) olup, diğer besir (kör)ler gibi öyle değilmiş ki, göz diyecek. Ama gayet zihni çevik, zeki ve zahid ve muteki (inançlı) kişi imiş. Hakk Sübhanehü ve Taala gerçi zahir (açık) gözünü kapalı yaratmıştır, ama gönül gözünü gayet parlak yapmıştır. Meskeni Bağdat’tan nice yığaç (fersah) imiş, bazı adamlar demişler ki, dört yığaç yol imiş. Her gün İmam Azam dersinde bulunur imiş ve bir meseleyi öğrenip bu yolda yaya varır imiş...” [??????? 2006: 64].

Bu kayıttan anlaşılacağı gibi, yazar aslında “Türk eli”nden olup, yaşamının herhangi bir döneminde Bağdat’ta tahsil görmüş, bu sırada da adı geçen şehir civarında bulunan bir ahali meskeninde yaşamını sürdürmüştür. Ancak, birçok bilim adamları Alişir Nevaî’nin sunduğu bu bilgilerin daha sonraki dönemlerde artık “efsaneleşmiş” bir kaynağa dayandığını, eğer bu bilgiler gerçek kabul edilirse, Ahmed Yüknekî, İmam Azam döneminde yaşamış olacağı, bu ise tarihî gerçeklere uymayacağını vurgulamışlardır. Yine de, Nevaî’nin “İmam Azam dersinde bulunur imiş” anlamındaki kaydı Ahmed Yüknekî’nin yaşadığı döneme dair tartışmalara yol açmada devam etmiştir. Özellikle, Özbekistanlı bilim adamı M. İmamnazarov, İmam Azam’ı Bağdatlı alimlerden Hanefiye mezhebinin kurucusu İmam Azam Abu Henife el-Numan b. Sabit (699-767) ile aynı şahıs olduğu görüşünü ileri sürmüştür [«????? ????????» 2000: 158; ????? ??????? 1997: 22]. Ancak, birçok bilim adamları Nevaî’nin kaydettiği adam İmam Azam ile adı geçen el-Numan b. Sabit’in aynı şahıs olmadığını, hatta Nevaî’deki İmam Azam’ın bile şahsının belli olmadığını vurgulayarak, onun görüşlerini eliştirmişlerdir [«????? ????????» 2000: 158]. Diğer bir grup bilim adamları da tasavvuf biliminde yüce şahıslarda gayipten eğitim alma yönteminin bulunduğu, Nevaî’nin kayıtları da bununla ilişikili olabileceğini ileri sürerek, İmamnazarov’un bu görüşünü temelsiz saymışlardır [???? ????? ??????? // e-adabiyot.uz].

Nitekim, bu konuya açıklık getireceği yüzünden çalışmamızın daha sonraki sayfalarında daha içerikli bir biçimde duracağamız üzere, şunu belirtmemiz gerekir ki, bu dönemde, yani İmam Azam’ın yaşadığı dönem olan 8. yüzyılda İslam dini Orta Asya’da, bilhassa Türkler arasında hala yeterince yayılmamıştı. Dolayısıyla, bu dönemde Türklerin arasından birinin ortaya çıkıp da bu dinin ahlakî ilkelerini İslamî bir biçimde anlatacak kadar bir edebî ve kültürel ortamın oluştuğunu düşünmek hemen hemen imkansızdır.

Nitekim, Nevaî’nin Ahmed Yüknekî ile ilişkili sunduğu bu bilgilerin gerçeklik yönleri olabilir, ancak; birçok araştırmacıların açıkladıkları gibi, burada Alişir Nevaî’nin şairin eserlerine yakından vakıf olmadığı [Arat 1951: 7] gibi bir durum söz konusudur. Yani, hem Nevaî’nin yazarın hayatıyla ilişkili sunduğu bu tür bilgilerin eksik yönlerinin bulunması, hem de onun Edib Ahmed’in şiiri olarak sunduğu bazı parçaların yazarın eserinde sunulan şiirlerden farklılık taşıması Nevaî ve o dönem Herat ortamında şair ve onun eserine dair bilgilerin daha az olduğunu ve Nevaî’nin kayıtlarının daha çok ağızlı söylentilere dayandığını göstermektedir. Üstelik, yukarıda sunulan Arslan Hoca Tarhan’ın kayıtlarından anlaşılmak üzere, Nevaî’in yaşadığı tarih, 1441-1501 yıllarından epey önceki döneme, yani eserin yeniden istinsah edildiği ve eklemeler yapıldığı 1444 yılı civarına gelince Ahmed Yüknekî’nin özgeçmişi (hal tercümesi) artık meçhul olup, yazarın tam bir söykütüğü, yaşadığı yeri ve hatta eserinin ismi bile tereddütlü ve şüpheli bulunmaktaydı [Arat 1951: 7].

Alişir Nevaî’nin bıraktığı bu kayıta dair en net görüş yine Arat’a aittir ki, araştırmacı “Nevaî ile o devrin Herat muhitinin Edib Ahmed hakkında daha az malumata sahip olduklarını görüyoruz. Ali Şir Nevaî’nin ‘Atebet’ü’ l-hakayık’ı görmemiş olduğu anlaşılıyor. O muhitte şairin şahsiyetinin de başka birisi ile karıştırılmış olması pek mümkündür. Şairi Bağdad civarına nakleden ve İmam A‘zam’ın talebesi yapan muhitte onun manzumeleri hususunda da fazla ciddî malumat beklemek zaten doğru olmazdı. Muteber olan veya etibarının artması arzu edilen her fikir, tabir veya manzumeyi meşhur bir isme izafe etmek adeti, her devir için mübah addedilen bir adettir. Bu gibi şahsiyetlerin sözleri halk ağzında muhtelif şekiller aldığı gibi, onların mesleğine uygun görülen yeni sözlerin altına da kolayca imzaları yazılıveriyordu” [Arat 1951: 38] diye yazdığında pekala haklıydı.

Kısacası, buraya kadar başvurduğumuz kaynak bilgileri meseleye yeterince açıklık getirememektedir. O yüzden burada bu konuda bilim adamlarının ortaya attıkları görüşlere başvurmak ve onları yeni bulunan bilgiler temelinde eliştirmek niyetindeyiz. Konunun daha anlaşılır olması yüzünden Yüknek üzerine ileri sürülen görüşleri şu gibi altbaşlıklarda eliştirmeyi uygun bulmaktayız.

Edibin yaşadığı dönem ve eserin yazıldığı tarih üzerindeki tartışmalar

Çoğunluk bilim adamları Ahmed Yügnekî’nin yaşadığı dönem olarak miladi 12. yüzyılı sayarlar. Gerçi yazılı kaynaklarda bu yüzyılı gösteren bilgi bulunmazsa da, eserin dil özelliklerinden olmalı Türk klasik edebiyatının tanınmış araştırmacıları Özbekistanlı A. Fıtrat, N. Mallayev, K. Mahmudov, İ. Hakkul, B. Tohliyev, H. Baltabayev, K. Sadikov ve Kazakistanlı A. Kurişjanov, B. Sagındıkov, N. Kelimbetov ve diğerleri edibin yaşadığı dönem olarak 12. yüzyıla vurgu yapmışlardır [??????? 2000: 194]. Yine de eseriin yazıldığı tarihi miladî 12-13. yüzyıllar arasıyla belirleyen araştırmacılar çoğunluğu oluşturmasına rağmen, birkaç araştırmacılar bazı bilgilerden yol çıkarak bu konuda farklı tarihleri gösterdikleri bilinmektedir. Özellikle, ?.M. Şçerbak’ın edibin yaşadığı dönemi 15. yüzyıl olarak nitelendirmesi [?????? 1961: 27-28] şaşırtıcı gelmektedir ki, bu tarih kabul edilebilir değildir.

Bilindiği gibi, bu dönem Alişir Nevaî gibi çağdaş Türk şairlerini iyi bilen ve onları incelikleriyle kendi eserlerinde tavsif eden birisinin yaşadığı bir dönemdir. Yukarıda değindiğimiz üzere, birçok bilim adamları Nevaî’nin yazar hakkında sunduğu bilgilerin oldukça meçhul olduğu ve onların “efsaneleşmiş” bir biçimde Nevaî’ye ulaşacak kadar bir vakit diliminden geçtiği konusunda hemfikirdirler.

Diğer bir grup bilim adamları ise Ahmed Yüknekî’nin yaşadığı dönemi daha eski dönemlere dayatmaya çalıştıklarını yukarıda yazmıştık. Özellikle, M. İmamnazarov’un 1998 yılında tanınmış Özbek edebiyatçı ve türkologları İ. Hakkul ve K. Mahmudov ile tartışmaya girerek, Ahmed Yüknekî’nin miladî 8. yüzyılda yaşadığını ileri sürdüğünü, buna Alişir Nevaî’nin Nesa’imü’l-mahabbe adlı eserindeki: “Edip Ahmed de Türk elinden imiş. ... Meskeni Bağdat’tan nice yığaç (fersah) imiş, bazı adamlar demişler ki, dört yığaç yol imiş. Her gün İmam Azam dersinde bulunur imiş ve bir meseleyi öğrenip bu yolda yaya varır imiş...” kaydını [??????? 2006: 64] esas aldığını ve bu görüşü kabul eden [???? ????? ??????? / e-adabiyot.uz] ve onu diğer bilgilerle geliştirmeye yönelik çalışmaların yapıldığını [?????????? 2005: 93-110], bu tür çalışmalar bilim adamlarını epey heyecanlandırdığını da söylemeliyiz.

Bilhassa, Arap dilli kaynak bilimcisi ve tarihçi Ş. Kamoliddin, yakın yıllarda bu konuda en yeni sayılabilecek görüşü ortaya atmıştır. Bu çalışmamızın sonraki altbaşlıklarında eliştireceğimiz üzere burada Kamoliddin’in görüşleri üzerine kısaca duracağız. Adı geçen araştırmacı 12. yüzyılda eserini yazan es-Samanî’nin Kitab el-Ensab eserindeki bir hadis bilimcisinin Yüknekî mahlasını taşıdığını ve burasının Semerkant bölgesine ait olduğunu belirterek, Ahmed Yüknekî’nin adı geçen şahısın babası olduğunu ve edibin 8. yüzyılın sonu – 9. yüzyılın ilk yarısında yaşadığını ileri sürmektedir [?????????? 2005: 97-98, 107-108]. Ancak, onun görüşleri esasen varsayımlara dayandığından dolayı eliştirilere açık ve temelsiz olduğu görülecektir.

Yüknek’in Sırderya’nın orta havzasında bulunduğu görüşü

Arap coğrafyacısı Yakut el-Hemevî (13. yy.) Mucemü’l-Büldan eserinde “Ağna?, Maveraünnehr’de Türkistan nahiyelerinden bir beldedir; Benaket kasabalarından sayılır; bazen ona Yağna? denilir” kaydını düşmüştür [Arat 1951: 6]. Bu kayıttan anlaşıldığı gibi, Ağnak/Yağnak veya Yüknek, Maveraünnehir ve Türkistan topraklarında yer almaktaydı. Araplarca “Nehrin ötesi”, yani Ceyhun (Amuderya) nehrinin öteki tarafı anlamındaki Maveraünnehir, adı geçen nehrin kuzey ve kuzey-doğusundan başlayıp Seyhun (Sırderya) nehri havzalarını da kapsayan toprakları içeriyordu. Fakat Yakut, Ağnak’ın coğrafi mevkiini daha kesin bir biçimde “Maveraünnehr’de Türkistan nahiyelerinden bir beldedir; Benaket kasabalarından sayılır” ifadesini kullanarak tanıtması, bu ahali meskeninin o dönemde Araplarca daha çok Sırderya nehrinin orta havzası ve onun kuzey-doğusundaki topraklar için kullanılan “Türkistan”da bulunduğunu teyit etmektedir.

Nitekim, Seyhun (Sırderya) nehri bu dönemde “Benaket nehri” olarak da bilinmekle bilikte geleneksel olarak Benaket adı daha çok Şaş (Taşkent) bölgesi ve onun civarı için kullanılırdı. Aslında bu yer adı Taşkent vilayetinde İlak (Ahengeran) nehrinin Sırderya’ya döküldüğü mevkide bulunan ve Karahanlı döneminde Benaket veya Benakes, Timurlular döneminde ise daha çok Şahruhiye adıyla bilinen belirli bir şehrin adı olmuş, zamanla Sırderya nehrinin ve İlak vadisinin adı olmuş, daha sonrada da genişleyerek Şaş (Taşkent) vahasının ve Otrar da dahil Sırderya’nın orta havzalarının genel adı olarak da kaynaklara geçmiştir.

Yakut tarafından Yüknek’in “Benaket kasabalarından sayılır” şeklinde anlatılması da tarihî gerçeklere aykırı değildir. Orta çağlarda Şaş bölgesinin kuzey ve kuzey-batısında bulunan Otrar, Yese ve İsficab gibi Sırderya nehrinin orta havzasındaki bölge ve şehirler zaman zaman Şaş yöneticilerinin nüfüs altında kaldıkları bilinmektedir. Bu bölgeler için toplayıcı ve tanımlayıcı olarak Benaket adının kullanılmasının temelinde de bu gibi tarihî olaylar yatmaktadır. Özellikle, İslam öncesi dönemlerde adı geçen bölgelerin Batı Köktürk Kağanlığı (568-740) ile bağlantılı hanedanlar Türk asıllı Çaç Teginleri (605-750) ve Çaç Tudunları (640-750) nüfuzu altına girdikleri, bundan sonraki dönemlerde, özellikle Samanîler (875-999) ve Karahanlılar (927-1212) döneminde Şaş bölgesindeki yönetici ve naiplerin bazen hakimiyet alanlarını Orta Sırderya’ya kadar yaydıkları bilinmektedir.

Yakut’un Ağnak’ı Benaket’taki kasabalardan biri olarak göstermesinin kaynağı daha eski geleneklerle, belki de bölgede ilk Arap hakimiyeti dönemine kadar uzanan bir geleneğe dayanmış olabilir. Yakut’tan biraz önce yaşamış olan ve bölgeyi daha iyi tanıyan Kaşgarlı Mahmud, Benaket’i belirli bir vadi[1] ve kenarında Oğuz şehirlerinin bulunduğu nehir olarak tanımlar [DLT I 1985: 59].

Aslında, Yüknek’in yeri meselesinde bugünlere dek korunan yer adlarına müracaat edildiğinde bu konu epey aydınlığa kavuşmuş olacaktır. Nitekim, Türkiyeli bilim adamı S. Uysal, yakın yıllarda kendisi bizzat Kazakistan’da bulunarak, bugünkü Türkistan şehrinde bulunduğu sıralarda bu şehir civarında Cüynek adındaki köye rastgeldiğini, burasının Ahmed Yüknekî’nin doğduğu köy olduğunu yerlilerden öğrendiğin yazmaktadır. Kendisinin gidip gördüğü Türkistan (Yese)’den 15-17 km kuzey-batıda bulunan bir yığma tepenin bulunduğunu, burası Jüynek olarak adlandırılan köye yakın olduğunu yazan Uysal, bu tepenin batı cephesindeki levhada Kazak Türkçesinde “Jüynek tepe, burada XII. asırda yaşayan şair, filozof Ahmed Jüyneki yaşamıştır” bilgisinin yazıldığını vurgulamaktadır [Uysal 2007: 1198].

Araştırmacı, buraya yakın bir köyde oturan Nadircan diye birisinin Jüynek’i eski bir köy olup, burasının bu ismi sonradan almadığını söylediğini yazmakta ve eserin müstensihi Arslan Hoca Tarhan’ın idarî merkezi Sabran için kaynaklarda verilen tarif de Jüynek’e uyduğunu not düşmektedir. Aslında buna benzer bilgi diğer bilim adamlarının çalışmalarında daha önce de yer almıştır. Örneğin, Ş. Kamoliddin, Ahmed Yüknekî’nin doğduğu köy olması pek mümkün olan ve Yüknek-tepe olarak adlandırılan eski ahali meskeninin kalıntısının şimdiki Türkistan şehrinin kuzeyinde, Karaçuk ve Atabay (Karnak) köyleri arasında bulunduğunu yazmıştır [?????????? 2005: 97].

Eski ahali meskeni yanında bulunan Jüynek-töbe (yani Yüknek-tepe)’nin bölgede arkeolojik kazılar sürdüren Kazakistanlı bilim adamlarınca orta çağlarda kasaba büyüklüğündeki ahali yerleşim meskeni olduğu belirtilmiştir [???????? 1998: 475, 490]. Eski şekli Yüknek olan bu yer adının sonradan Jüynek’e dönüştüğü de orta çağlarda bölgede yüz gösteren siyasî ve etnik değişimler sonucudur.

Bilhassa, Sırderya’nın orta havzasında yer alan Otrar ve civarı Karahanlılar döneminde Oğuz ve Karluk Türklerinin çoğunluğu oluşturduğu bölgeler olarak bilinmişler [???????????? 1963: 9-13], Altın Ordu (1240-1502), Abul Hayır/Şeybanî Özbekler (15-16. yy.) ve Kazak Hanlıkları (16-18. yy.) döneminde ise burada Kıpçak Türklerinin nufüzü artmaya başlamıştır. Sonuçta Oğuz ve Karluk lehçelerine özgü sözbaşı y- ünsüzü Kıpçak lehçesine, özellikle onun doğu ağzı olan Kazakçaya daha çok özgülük taşıyan sözbaşı y- nin c- / -j ünsüzüne dönüşmesi sürecinin yaşandığı söz konusudur. Yani Yüknek adının, Cüknek ~ Cüynek biçimini alması gibi bir dilsel hadisenin yüz gösterdiğini söyleyebiliriz. Yine burada birçok Türk lehçelerine özgü söz ortası veya sonunda bulunan yumuşak k- ünsüzünün yumuşak ğ- veya y- ünsüzüne dönüşmesi gibi bir dilsel değişim de gözetlenmektedir. En parlak bir örnek verirsek, Eski Türkçe Bek/Beğ unvanının sonradan Bey şekline aldığı gibi: bek ~ beg ~ bey.

Yüknek’in Semerkant bölgesinde olduğu görüşü

Birçok bilim adamları da bu ahali meskeninin Semerkant bölgesinde bulunduğunu, dolayısıyla Ahmed Yüknekî’nin doğduğu yeri burada aramak gerektiğini savunmuşladır.

Arat, Ata Melik Cüveynî’nin Tarih-i Cihangüşâ’sinde Hârizmşâh’ın Gurhan’a karşı ikinci defa muhârebeye gidişinden bahsedilirken “Sultan Semerkand’a gelip, etraftan asker toplanınca, Semerkand’dan yola çıktı; vâlisi müslüman olmasına rağmen müslüman ahlaklı olmayan Agnak şehrine ordu gönderdi” kaydı mevcut olduğunu yazmaktadır [Arat 1951: 6].

Eserin yazıldığı tarih ve ortamı araştırırken de Arat, eserin müstensihlerinden Arslan Hoca Tarhan’ın şahsiyetini belirleyecek belgeler muvacehesinde, söz konusu şahsın Timurlular devletinde ileri gelen emirlerden biri olduğu, onun Uluğ Beğ’in 1425 yılında Moğollara karşı açtığı sefere katıldığı, idâre âmiri ve kumandan olan bu zât hakkında Sekkâkî’nin kasideleri bulunduğuna gönderme yapmaktadır. Bu bilgiler ilk bakışta Arslan Hoca Tarhan’ı Semerkant’ta yaşamış bir şahıs olarak düşünmeye sevketse de, aslında bazı kaynaklardan öğrenileceği gibi, onun idâre merkezinin Sabran olduğu anlaşılacaktır. Orta çağ kaynakları ve şimdiki toponomik bilgilerde Sabran’ın (bugünkü Savran-tepe harabesi) Sırderya nehrinin orta havzasında, bugünkü Türkistan (Yese) şehrinin kuzey-batısında (43 km), Cüynek köyüne yakın bir yerde, ondan yaklaşık 26-28 km batıda bulunduğu bilinmektedir.

Yukarıda kısaca sözünü ettiğimiz gibi, Edib Ahmed’in doğduğu yerin Semerkant civarında olduğunu savunan Ş. Kamoliddin, orta çağların Arapça biobibliografik eserlerinden Ebu Said es-Samanî’nin (12. yy.) Kitab el-Ensab adındaki eserinde hadis bilimcisi Ebu Hamid Ahmed b. Ebu Ahmed el-Yügeneki’nin Semerkant vilayetinde bulunan Yügenek (Yügnek) köyünden olduğunu kaydettiği, bu bilgi Arap dil bilimcisi ve coğrafyacısı Yakut el-Hemevî’nin eserinde de yer aldığını vurgulamakta ve Ahmed Yüknekî ile adı geçen hadis bilimcisi arasında bağ kurmaya çalışmaktadır [?????????? 2005: 97].

Aynı araştırmacıya göre, es-Samanî’nin kaydettiği hadis bilimcisi Ebu Hamid Ahmed b. Ebu Ahmed el-Yüknekî, 9. yüzyılda yaşamış olup, büyük ihtimalle o Ahmed Yüknekî’nin oğlu olmalıdır. Kendi görüşlerinin isbatlamaya çalışan araştırmacı, adı geçen hadis bilimcisinin soykütüğünde iki defa Ahmed adının görülmesi, Alişir Nevaî’nin kaydettiği Edib Ahmed’in Bagdatlı Şeyh’in öğrencisi olması ve bu bilginin 8. yüzyılın ortalarına denk gelmesi gibi bilgileri delil olarak sunmaktadır. Ona göre, Bağdat civarında yaşayan Ahmed Yüknekî’nin menşece Semerkantlı olan babası mühtemelen askerî kişiliğe sahipti ve 8. yüzyılın ikinci yarısında Irak’a giderek, Bağdat’tan uzak olmayan bir ahali meskeninde yerleşmişti. Yani büyük ihtimalle o, Abbasî halifesi el-Mensur’a (754-775) bağlı Türklerden oluşan has orduya mensup bulunmaktaydı.

Bu dönemde Türk askerî birliklerinin Bağdat yakınındaki Samarra şehrinde toplu olarak yaşadıklarını vurgulayan Ş. Kemaliddin, Edip Ahmed’in sonradan Semerkant’a döndüğünü, burada oğluna, yani Ebu Hamid Ahmed b. Ebu Ahmed el-Yügnekî’ye hadis bilimini öğretmiş olabileceğini yazmaktadır. Böylece o, Ahmed Yüknekî’nin hadis bilimlerini Bağdat’ta bulunduğu ve İmam Azam derslerine katıldığı sıralarda edinmiş olacağını ileri sürmekte ve çoğunluk bilim adamlarının vurguladıkları Türk-İslam edebiyatının 11. yüzyıla değil, 9. yüzyılın başlarına denk geldiğini iddia etmektedir [?????????? 2005: 98]. Bunun yanı sıra araştırmacı, eserin ithaf edildiği Muhammed Dad İspehsalar Bek’in İspehsalar unvanından yola çıkarak, bazı bilim adamları bu şahısın daha önceki tarihlerde, yani İslam’ın bölgede yayıldığı ilk dönemlerde yaşadığı görüşünün temelsiz olduğu vurgulamaktadır. Ona göre, adı geçen unvan 10. yüzyıla kadar yerel hanedanlar yönetiminde bulunmadığına dair görüşler de temelsiz olup, bu unvan 9. yüzyılın ilk yarısında kullanılmıştır [?????????? 2005: 107]. Ancak, araştırmacının buna dair herhangi bir kaynak göstermemesi onun bu tür iddiasının da birer varsayım olduğu kanısını yaratmaktadır. İlkin Buveyhîler ve Samanîler yönetimiyle ilişkli olarak daha geç dönemde (10. yy.) rastlanılan bu unvan, 10. yüzyılın sonu – 13. yüzyılın başlarında ilkin Gazneli, sonradan Karahanlı, Selçuklı ve Harzemşah-Anuşteginî gibi Türk-İslam hanedanları yönetiminde de bulunmaktadır [???????? 2005: 328, 500; Digby 1997: 208–210; Genç 2002: 219].

Nitekim, bu unvan ilk kez 9. yüzyıla ait Pehlevî (Orta Fars) kaynaklarından Zerdüşti Pazend metinlerinde kaydedilmektedir, ancak; onun ilk olarak Buveyhî ve Samanî hanedanlarında görülmeye başlaması 10. yüzyıla denk gelir [Digby 1997: 208–210]. Özellikle, bu unvanın İspahsalar-Bek olarak Farsça-Türkçe biçim almasını 9-10. yüzyıllarla bağlamak oldukça imkansızdır.

Ş. Kamoliddin’in görüşleri son derece tahminlere dayalı olduğu onun sunduğu deliller ve ortaya attığı varsayımlardan da anlaşılmaktadır. Nitekim, kendi eserini 12. yüzyılda yazan el-Samanî tarafindan hadis bilimcisi olarak kaydedilen şahısın Edip Ahmed’le soyca bağlantısı bulunduğuna dair bilgilerin diğer kaynaklarda görülmemesinin yanı sıra, o dönemde İslam dünyasında pek yaygın olan isimlerin birbirlerine benzerlik taşıması (özellikle Ahmed, Mahmud, Muhammed) gayet doğaldı. Yani Kamoliddin’in, hem Edip Ahmed’in babasının askerî kişi olduğu ve Bağdat’a giderek halife el-Mensur’un hizmetinde bulunduğu, hem de oğlu –Ahmed’in sonradan Semerkant’a döndüğü hakkındaki görüşleri herhangi bir kaynak bulunmadan hep varsayımlara dayatılması bu görüşü zayıflatmaktadır.

Diğer taraftan Semerkant ve civarının çok eski tarihlerden beri diğer topluluklarla beraber Türklerin de yaşadıkları bölge olsa bile, bu dönemde buralarda Fars kültürünün ağırlıklı olduğu bilinmektedir. Yani, hem el-Samanî’nin kaydettiği hadis bilimcisinin yaşadığı 9. yüzyıl, hem de Ahmed Yüknekî’nin yaşadığı 12-13. yüzyıllar Maveraünnehir’de Arap ve Fars dillerinin öne çıktığı ve daha çok Fars kültürünün ağırlık kazandığı dönemlerdi. Buna karşılık bu dönemde Türk dili ve kültürü daha çok Sırderya havzaları, Yedisu ve Doğu Türkistan’da ağırlıklıydı. Gerçi bu tarihlerden epey önce, özellikle Köktürk Kağanlığı (552-744) döneminde Semerkant’i de içeren Amuderya – Sırderya nehirleri arası ve ona bitişik bölgeler “Türkistan” ülkesine dahil olmasına rağmen, sözünü ettiğimiz dönemlerde, yani 9-13. yüzyıllarda Arap ve Fars yazılı edebiyatında bu ad altında daha çok Sırderya havzaları, Yedisu ve Doğu Türkistan bölgeleri kastedilmekte [??????? 2003: 119, 139], Amuderya – Sırderya arası ise “Maveraünnehir” adı altında bilinmekteydi.

Aslında, “Türkistan” tabiri adı geçen dönemlerde bazen geniş anlamda kullanılarak Horasan’ın bir kısmı, Maveraünnehir, Sırderya nehrinin orta havzaları, Yedisu, Doğu Türkistan ve civarlarını tanımlamakta, dar anlamda kullanıldığı takdirde ise Maveraünnehir ve Horasan onun dışında kalmaktaydı.

Nitekim, hem Karahanlıların Amuderya’ya kadar egemenlik sağladıkları 10. yüzyılın sonları olsun, hem de ondan sonraki dönemler (Harezmşahlar, Çağatay Ulus’u ve hatta bir müddet Timurlular dönemi) olsun, bu gelenek kendi etkisini korumuş, bu dönemde Amuderya – Sırderya nehirleri arası artık Türklerin ağırlık kazanmış olmalarına rağmen, “Maveraünnehir” ve “Türkistan” coğrafî kavramları kendi mevkilerini korumuş, “Türkistan” terimi eskisi gibi daha çok Sırderya nehri havzasındaki ahali yerleşkeleri (Savran, Sığnak, Yese, Otrar, Sayram ve s.) için kullanılmaya devam etmiştir. Herhalde bu gelenek adı geçen ahali meskenlerinin halis Türklerin yaşadıkları ve bu yönüyle Fars ve Türklerin karışık yaşadıkları Semerkant ve civarlarından farklılık taşıdığından da ileri gelmekteydi.

Kısacası, Edip Ahmed Yüknekî’nin orta çağ kaynaklarında “Türkistanlı şairlerden” diye bahsedilmesi o dönemin coğrafî kavramlarıyla örtüşmektedir.

Eserin ithaf edildiği şahısla ilişkili yeni buluntular

Güney Kazakistan’ın kadim tarihî şehirlerinden biri olarak coğrafî yönden bölgenin Sayram (İsficab), Çimkent, Türkistan (Yese) gibi şehirlerine yakın olan Taraz (Jambul)’daki eski Karahanlı dönemi meskenlerinin bulunduğu arazide şimdiye kadar yerli toplumca “Daut-Bek kesene” olarak bilinen eski bir mezar anıtının (Levha I) Kutluğ-Tonga Uluğ-Bilge İlik-Han (veya İkbal-Han) Dad-Bek İsfehsalar b. İlyas ... Oğul-Bek eş-Şehid Dad-Bek el-Tarazî adındaki bir Karahanlı yöneticisine ait olduğunun tarafımızdan belirtilmesi bu konunun tekrar ele alınmasına ön ayak oldu:

??? ???? ????? ?????? ?????? ?????? ?????? ?????? ?????? ???? ????? ?????? ???? ????? ?????? ???? ????? ???? ????? ????? ??????? ????? ??????? ???? ????? ?????? ???? ??????? ? ???????? ???? ????? ???????? ????? ??? ???????? ???? ????? ?????? ???? ????? ?????? ?????? ???? ???? ?????? ???? // ???? ?????? ???? ????? ??????? ??? ??????? ???????? // ???? ????? ??? ????? ????? ???? ??? ??? ?????????? ?? ????? ... ????? ??? ??????? ???? ??? ?????(??) // ??? ??? ?????? ???? ??? ????? ??? ?? ?????? ????? ?? ???? ?????? ?????? ?? ???? ?????? ????? ???????

«Bu bahçe büyük hükümdar ve soylu kumandan, alim, adil, cömert, kılıç ve kalem sahibi, cömertlik ve asıllık madeni, hakikati şöhretlendiren, insanlara yardim eden, alimlerin karnını doyuran, zayıfları kuvvetlendiren, hakikat ve dinin şöhreti, İslam ve muminlerin hamisi, hakanların secildiği, Rabbül Alemin’in seçtiği, cesaret ve mutluluk sıfatlarının birleştiği yeri, cömertlik ve asillik madeni, Tanrı emirleriyle ilerleyen, Tanrı şehadetine dayanan, zamanın sonucu, cömertlik ve hayırseverlik vatanı, asıl ve iyi vasıfların babası Balığ-Bulğa Uluğ-Bilge İkbal-Han Davud-bek İsfehsalar b. İlyas-oğulbek Şahanşah’ındır. “Allah’ın dostlarında korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir” (Kuran, 10:63). O, 660 yılı Cumad’ül Evvel’in Cuma gecesi (1262 yıl 31 Mart’ta) vefat buldu” (bkz. Levha II-IV).

Buna ek olarak, Güney Kazakistan’ın adı geçen tarihî yörelerindeki yerli ahali elinde bulunan tarihî bilgiler ve rivaetlerin karıştığı şecere – “Neseb-name”lerde Karahanlıların soyuyla ilişkili aşağıdaki bilgilerin yer alması, bizi Ahmed Yüknekî’nin kendi eserini ithaf ettiği Muhammed Dad İspehsalar Bek şahsının kim olduğu meselesine yine bir kere müracaat etmeye sevketti (bkz. Levha V):

“Abd el-Rahim Kaşgar’da otuz yıl padişahlık yaptı. Arığlık-Yığaç’ta Buğra Kara-Han adandı. Ondan sonra Almalığ, Kayalığ illerini imana çağırdı. Onun oğlu Buz-Balığ’da Kılıç Kara-Han adandı. Onun oğlu Taraz’a gelerek Evliya Kara-Han adandı. Onun oğlu Sayram’da Mensur Hamir Han adandı. Onun oğlu kırk üç yıl padişah oldu. Onun oğlu Sayram’da otuz üç yıl padişahlık yaptı. Onun oğlu Otrar’a gelerek kırk yıl padişahlık yaptı. Onun oğlu İsmail Han, onun oğlu İlyas Han, onun oğlu Ahmed Han, onun oğlu Sencer Han, onun oğlu Dad-Bek, onun oğlu Hasan Han, onun oğlu Muhammed Han, lakabı Bilge Han, onun oğlu Melik Han, onun oğlu Abd (el)-Halık Han. Cümlesi Otrar’da idiler. Ürgenç (Harezm) sultanı Muhammed Sultan geldi. Bilge Han’ı öldürdü” (Bek-Töre elyazması) [?????-???? 2013: 47, 56, 100];

“... Onun oğlu İsmail Han, onun oğlu İlyas Han, onun oğlu Ahmed Han, onun oğlu Sencer Han, onun oğlu Hasan Han, onun oğlu Muhammed Han, Muhammed Han’ın lakabı Bilge Han idi. Onun oğlu Dad-Bek Han, onun oğlu Abd el-Halık Han. Cümlesi Otrar’da idiler. Ürgenç (Harezm) sultanı Muhammed Sultan geldi. Bilge Han’ı öldürdü” (A. Yuldaşev elyazması) [?????-???? 2013: 116, 125, 135].

Yukarıda da sözü edildiği gibi, Ahmed Yüknekî’nin kendi eserini adadığı şahıs, eserin giriş kısmında, hem ayrı bir başlık olarak, hem de şiirsel olarak anlatılmıştır. Eserin B ve C nüshalarının başlığında adı geçen yöneticinin adı Emiri ’l-ecell Dad İspehsalar Bek şeklinde geçmektedir. Eserin A nüshasında ise bu isim daha tam olarak, Emiri ’l-a‘zam meliki ’t-Türki ve ’l-Acem maliki rikabi ’l-ümem Muhammed Dad İspehsalar Bek (“Türk ve Acem hükümdarı, milletlerin efendisi yüce Emir Muhammed Dad İspehsalar Bek”) şeklinde kaydedilmektedir [Arat 1951: 7].

Bu bilgiye ilk olarak değer veren bilim adamlarından biri olarak Arat, eserin yazılış tarihini, yazıldığı yeri ve ortamı yakından tesbit edebilmek için adı geçen Türk yöneticisinin şahsiyetini tayin etmek zarurî olduğunu yazmış, fakat Türk tarihinin bu dönemi, bilhassa bu bölgede her bakımdan hala aydınlatılmamış olduğunu vurgulamıştır. Araştırmacıya göre, eseri ilk olarak araştıran bilim adamarından biri olan Necib Asim, bu unvanı taşıyan yöneticileri araştırırken, Reşideddin Vatvat’ın Cevahirü’l-Kalayid ve Zevaidü’l-Ferayid adlı eserinde “el-Emirü ’l-İsfehsalarü ’l-ecellü ’l-kebirü ’l-alimü ’l-‘adilü ’l-mü’eyyedü ’l-müzefferü ’l-mansur ihtiyarü ’d-devleti ve ’d-dini nusretü ’l-İslami ve ’l-Müslimine tacü ’l-ümera’i şerefü Turane Tuğrul Kılıç İsfehsalar Begü ’bni Şuca Muhammedi ’bni ’l-Haseni ’ibni Abdurahmani ’bni Husam Emirü ’l-Müminini” kaydını görmüş [Asim 1918], kim olduğu ve nerede hüküm sürdüğü belli olmayan bu zatın Karahanlılardan olup, Kaşgar mıntıkasında Yüknek şehrinde bulunduğu ve Ahmed Yüknekî eserinin hicrî VI. asrın sonlarına doğru yazıldığını ileri sürmüştür [Arat 1951: 7].

Bu bilgiden anlaşılacağı üzere, İsfehsalar görevindeki Tuğrul Kılıç İsfehsalar Beg unvanını taşıyan hükümdar, Karahanlılar döneminde yaşamış hanedan mensubu birisidir. Bunu 12. yüzyılın ikinci yarısında darbolunan Karahanlı sikkelerinden bir çeşidinde Kılıç Toğrıl-Han unvanının geçmesi de tesbit eder [?????? 2006: 29]. İsfehsalar görevi veya unvanı ise aslında ilkin Samanîler yönetimine has olsa da, İsfehsalar Bek şeklinde Farsça – Türkçe biçimde görülmesi Karahanlılara özgülük taşımaktadır. Ayrıca, Tuğrul Kılıç sıfatı da daha çok Karahanlıların unvanlar sistemine özgüdür.

Necib Asim, Ahmed Yüknekî eserinin yazıldığı tarihi hicrî VI. yüzyılın sonlarına doğru dayatmakta ve eserin Kaşgar bölgesinde yazıldığı varsayımını ileri sürmektedir. Bu tarih miladî 12. yüzyılın sonları – 13. yüzyılın başlarına denk gelir. Biraz aşağıda görüleceği gibi, bu tür tarihlendirmenin epey gerçeklik payı vardır. Ancak, adı geçen araştırmacının Yüknek’i Kaşgar bölgesinde araması, Arat’ın da belirttiği gibi, birçok nedenlerden dolayı, özellikle herhangi bir tarihî delil bulunmadığından dolayı kabul edilemez. Herhalde, Muhammed Dad İspehsalar Bek’in Kaşgar civarında aranması, esere sonradan eklenmiş olan parçada eserin Kaşgar dilinde yazılmış olduğı kaydından ileri gelmiş olmalıdır [Arat 1951: 8]. Konuya ilişkin Arat, “Kaşgar dili” tabirinin Kaşgarla ilişkisi bulunmadığını, bu tabirin Kaşgar’ın dışında, bilhassa Batı Türkistan’da kullanılan ve oldukça son dönemlere ait bulunan bir istilah olduğunu yazmakta ve hükümdarın ait olduğu bölgeyi ararken daha çok Dad İspehsalar Bek ve meliki ’l-Türki ve ’l-Acem tabirleri üzerinde durmak faydalı olacağını, bu zatı doğudan ziyade, Batı Türkistan’da aramanın daha doğru olacağını zannettiğini belirtmektedir.

Kısacası, Ahmed Yüknekî’nin kaydettiği hükümdar, Reşideddin Vatvat’ın zikrettiği Sabran emiri, Taraz mezar anıtında metfun şahıs ve Orta Sırderya havzası (Otrar - İsfıcab bölgesi)ne ait “Neseb-name”lerdeki Karahanlı yöneticilerle bağlantılı bilgileri bir sıraya dizersek şu gibi tablo ortaya çıkmaktadır:

1) Ahmed Yüknekî: Muhammed Dad İspehsalar Bek;

2) Reşideddin Vatvat: Emir İsfehsalar ... Tuğrul Kılıç İsfehsalar Bek b. Şuca Muhammed ...;

3) Taraz anıtı: Kutluğ-Tonga Uluğ-Bilge İlik-Han (veya İkbal-Han) Dad-Bek İsfehsalar b. İlyas ... Oğul-Bek eş-Şehid Dad-Bek et-Tarazî;

4) Neseb-nameler:

1. İlyas Han, onun oğlu Ahmed Han, onun oğlu Sencer Han, onun oğlu Dad-Bek, onun oğlu Hasan Han, onun oğlu Muhammed Han, lakabı Bilge Han. Onun oğlu Melik Han, onun oğlu Abd (el)-Halık Han;

2. İlyas Han, onun oğlu Ahmed Han, onun oğlu Sencer Han, onun oğlu Hasan Han, onun oğlu Muhammed Han, Muhammed Han’ın lakabı Bilge Han idi, onun oğlu Dad-Bek Han, onun oğlu Abd el-Halık Han.

Biri diğerinden farklı olan bu kaynaklardaki bilgilerin benzer yönleri onların birkaçında Dad-Bek adının görülmesi, İspehsalar/İsfehsalar unvanının bulunması, dört kaynağın da, hem yazıldığı tarih, hem de ait olduğu bölge aynı veya yakın olması ilgi çekicidir. Özellikle, Taraz mezar anıtında metfunun vefat tarihi hicrî 660 (miladî 1262) yılı olarak gösterilmesi, Reşideddin Vatvat’ın Harezmşahlar döneminde yaşamış olması (vefatı 578/1182), “Nesep-name”lerdeki Dad-Bek veya Dad-Bek Han’ın soyundan gelen, büyük ihtimalle torunu olan Abd el-Halık Han’ın yaşadığı dönem 13. yüzyılın ilk çeyreğine denk gelmesi adı geçen şahısların aynı soya (veya aileye) mensup kişiler olduğunu düşündürmektedir. En önemlisi, onların hepsi de Karahanlı hanedanına mensup bulunarak, hanedanın diğer bir kolunun temsilcileri, yani Otrar ve Taraz yöneticileri oldukları anlaşılmaktadır.

Büyük ihtimalle, Ahmed Yüknekî’nin kaydettiği Muhammed Dad İspehsalar Bek, “Neseb-name”lerde görülen Otrar yöneticisi Dad-Bek Han’la aynı şahıs veya onun soyundan biri (oğlu ya da torunu) olmalıdır. Eğer Reşideddin Vatvat’ın vefat tarihi 1182 (bazı kaynaklarda 1177) yılına denk gelmesi ve onun sunduğu bilgide Dad Bek adının bulunmayıp, sadece Emir İsfehsalar, İsfehsalar Bek unvanlarının ve diğer şahıs adlarının bulunmasından yola çıkılırsa, onun bilgileri 12. yüzyılın son çeyreğine ait olduğu, geri kalan üç kaynaktaki şahısların yaşadığı dönem ise en erken 12. yüzyılın sonu – 13. yüzyılın ilk yarısı olarak kesinlik kazanacaktır. Özellikle “Neseb-name”lerde Dad-Bek soyundan gelen ve Otrar’ın son Karahanlı yöneticisi olan şahıs – Bilge Han’ın, 1210 yılında Harezmşah Sultan Muhammed tarafından Harezm’e götürülmesi ve 1217 yılında öldürülmesi 13. yüzyılın ilk on yıllarına denk gelir ki, bu bilgi de İsfehsalar unvanlı Dad-Bek adını taşıyan Otrar yöneticilerinin yaşadığı dönemi 12. yüzyılın sonu – 13. yüzyılın başı olarak tarihlendirmeyi haklı kılmaktadır. Zaten, 1210 yılında adı geçen Harezmşah, Otrar’da kendi naibi olarak Kanglı Türkü Kayır Han’ı adadıktan sonra buradaki Karahanlı hanedanı temsilcilerinin Taraz’a giderek yönetimde bulunduklarını düşündüren bilgiler bulunmaktadır..

Nitekim, Otrar’ın orta çağlardaki diğer adı olan Farab/Parab’da darbolunan son Karahanlı hükümdarlarından birkaçının bu tarihlerde (12. yy. sonu – 13. yy.ın başı) bastırdıkları sikkelerde görülen Kutluğ Bilge-Han unvanını araştırmacılar son dönemlerde buradaki Karahanlı koluna has unvan niteliğini kazandığını belirtmişlerdir [bkz. ?????? 2006: 113]. Yukarıda değinildiği gibi, “Neseb-name”lerde geçen: 1) “... Dad-Bek, onun oğlu Hasan Han, onun oğlu Muhammed Han, lakabı Bilge Han. Onun oğlu Melik Han, onun oğlu Abd (el)-Halık Han”; 2) “... İlyas Han, onun oğlu Ahmed Han, onun oğlu Sencer Han, onun oğlu Hasan Han, onun oğlu Muhammed Han, Muhammed Han’ın lakabı Bilge Han idi, onun oğlu Dad-Bek Han...” kayıtlarında diğerlerinden ayrı olarak “Muhammed Han, lakabı Bilge-Han idi” tabirinin geçmesi sikkelerdeki bilgileri doğrulamaktadır. Üstelik, adı geçen mezar anıtındaki son Karahanlı yöneticisi, unvanı Kutluğ-Tonga Uluğ-Bilge biçiminde görülen Taraz yöneticisi Dad-Bek İsfehsalar’ın unvanı da bu bilgilerle örtüşmektedir. Herhalde ona bu unvan ceddi (dedesi?)nden, unvanı Kutluğ Bilge-Han olan Otrar hükümdarı (sikke darbı h. 603/1206-1207) Hasan b. Abde el-Halık döneminden [?????? 2006: 113; Hunkan 2007: 331, 478] miras kalmıştı. Adı geçen hükümdar ise bu unvanı babası Kutluğ Bilge-Han Abd el-Halık b. Hüseyn (1178-1190 ?) [?????? 2006: 113; Hunkan 2007: 331, 478] döneminden miras almıştı.

Yukarıda sunduğumuz “Neseb-name”lerdeki “Muhammed Han’ın lakabı Bilge Han idi, onun oğlu Dad-Bek Han[2], onun oğlu Abd el-Halık Han. Cümlesi Otrar’da idiler. Ürgenç (Harezm) sultanı Muhammed Sultan geldi. Bilge Han’ı öldürdü” kaydı da bu bilgileri doğrulamaktadır. Burada Harezmşah’ın öldürdüğü Bilge Han, “Neseb-name”lerin tabiriyle lakabı Bilge Han olan Muhammed Han değil, Abd el-Halık’tır. Bilindiği gibi, Otrar’ın son Karahanlı yöneticilerinden ikisi: baba – Abd el-Halık b. Hüseyn ve oğul – Hasan b. Abd el-Halık bu unvanı taşımışlardır.

Ahmed Yüknekî’nin doğduğu köyün nerede bulunduğu ve eserinin de hangi bölgede yazıldığını destekleyen diğer bilgiyi de, yine eserin yayımlayıcısı R. Rahmeti Arat bilim dünyasına tanıtmıştır. Araştıştırmacı, Çağatay Türkçesinde yazılan bir risalede Arslan Hoca Tarhan’a dair aşağıdaki gibi bilgilerin geçtiğini ve bu bilgilerden yola çıkılırsa, adı geçen şahısın yönetim merkezinin hiç olmazsa bir süre Otrar yakınındaki Sabran şehri olduğunu teyit etmiştir:

“Kitabın yazılmasının sebebi, muazzam emir, kereme mazhar olmuş şahlar şahı, cömertlik ve kerem menbaı, kalem ve kılıç sahibi, Türk ve Acem hükümdarlarının efendisi, nesebi parlak, hasebı pak, güzel ahlak sahibi, soyu-sopu temiz, hakkın yardımcısı, halkın kurtarıcısı, alimlerin ve ariflerin hamîsi, adalet ve ihsan madeni, yani Arslan Hoca Tarhan – Allah mülkünü ebedî ve ömrünü devlet ve saadet içinde uzun seneler sonsuz haşmet ve azametle payidar kılsın, amin ey alemlerin rabbı, Muhammed ve bütün evlatları hakkı için, duamızı kabul et – mahfuz ve fahir Sabran beldesi – Allah bunu her türlü bela ve afetlerden korusun – ve adil emirin – Allah ilmini ve adaletini arttırsın – mübarek makamı bu hatırı dağınık, ahvalı perişan, sermayesiz duacının Müttefik-i Şatibî’yi, Kur’an okuyan müptedîlerin faydalanmaları için, Türkçeye çevirmesine sebep olmuştur. İnşaallah faydalanırlar. Eğer hata buyursan, düzeltiver. Doğruyu en iyi bilen Allah’tır” [Arat 1951: 19].

Bu kaydın dikkatı çeken hususlarından biri, Arslan Hoca Tarhan’ın sıfatı olarak geçen cümlelerin Taraz mezar anıtındaki Dad-Bek İsfehsalar b. İlyas’a verilen tariflerle büyük bir çapta benzerlik taşımasıdır. Herhalde bu, her iki kaynağın aynı edebî kültürel ortama mensup olmalarından ileri gelmektedir.

Ahmed Yüknekî eserinin B ve C nishalarında emir-i kebir sahibü ’r-rey ve ’t-tedbir Arslan Hvaca Tarhan biçiminde geçen [Arat 1951: 17] bu şahıs her iki kaynaktan da anlaşılacağı üzere, kendi döneminin önde gelen askerî ve idarî kişiliğe sahip olmuştur. Onun, 1405 yılında Timur’un ölümünden sonra Timurluların önde gelen emirlerinden biri olduğu ve Uluğ Beğ’in 1425 yılındaki Moğulistan (Yedisu – Doğu Türkistan’ın orta çağlardaki bir dönemlik siyasî coğrafî adı) seferinde faal iştirak ettiği bilinmektedir [Barthold 1930: 82, 85-87; Arat 1951: 17]. Arat, onun bu devirde Timurluların kuzey bölgelerinin hakimi (valisi) olduğunun anlaşıldığını yazmaktadır. Nitekim, Timurluların ilk yıllarında Otrar ve civarı bu hanedanın kuzey ucunu oluşturmakta idi.

Yeri gelmişken, Arat’ın vurguladığı gibi, Ahmed Yüknekî ve onun doğduğu Yüknek’i araştırırken, bu meselede bazı araştırmacılarca öngörülen Kaşgar, yani Doğu Türkistan değil, Batı Türkistan ortamına müracaat etmenin daha mantıklı ve gerçekçi olacağını da söylemeliyiz. Nitekim, hem Yüknekî’nin kendisi belirttiği “Türk ve Acem hükümdarı, milletlerin efendisi yüce Emir Muhammed Dad İspehsalar Bek”, hem de adı geçen risaledeki Timurlu kumandanı Arslan Hoca Tarhan’la ilişkili bilgideki “Türk ve Acem hükümdarlarının efendisi” kaydı bu konuya açıklık getirecek mahiyettedir. Orta çağların Arap, Fars ve Türk dilli İslam edebiyatında “Türk ve Acem” veya “Türk ve Tacik” tabirleri daha çok Maveraünnehir ve civarı, diğer bir deyimle Batı Türkistan bölgesindeki Türk ve Fars dilli ahaliyi ifade ediyor [???????? I 1963: 479; ???????? II 1963: 478-460, 578-579], Yüknek dahil Otrar bölgesi de bu bölge içinde yer almaktaydı.

Gerçi, Fars (Tacik) dili ve kültürü Kaşgar ve civarındaki Doğu Türkistan’ın birçok Türk-İslam kültür merkezleri (şehir ve bölgeleri)nde de belirgin bir derecede yaygın olmasına rağmen, ahalisinin esas çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu ve diğer faktörlerden dolayı Doğu Türkistan, İslam dünyasında halis Türk yurdu olarak algılanmaktaydı. Özellikle bu durum Karahanlı dönemi için daha özgülük taşımaktaydı.

Arat, Sabran’ın Sırderya nehri havzasında, şimdiki Türkistan (Yese) şehrinin kuzey-batısında eski bir Oğuz şehri olduğunu yazmakla birlikte adı geçen risaleyi Türkçeye çeviren şahısın Timur döneminde Herat ortamından Sabran’a getirilen hocalardan biri olabileceğini, risalenin dilinde cenup ağzının (herhalde Herat Türkçesinin – yazar.) özelliklerini taşıdığını vurgulamış ve buna örnekler sunmuştur [Arat 1951: 19]. Buna kısmen katılmakla birlikte, bu örneklerin Oğuz Türkçesi karakterini taşıdığını ve bu ağızın eski tarihlerden beri Sırderya’nın orta havzasında konuşulan bir Oğuz ağzı olması gerektiğini de söyleyebiliriz. Bilindiği gibi, bugünlerde bile Türkistan (Yese) şehri ve civarındaki bazı köylerde Oğuz – Karluk karışık ağzı konuşulmakta ve dil bilimcileri onu “Özbek Oğuzcası” adlandırmaktadırlar [???????????? 1963: 9-13; ????????? 1961: 245-247].

Eserin dili üzerine

Dil özelliklerine göre Hibetü’l-Hakayık, Karahanlı dönemindeki genel Türkçe veya o dönemin edebî Türkçesini, yani Kaşgarlı Mahmud’un kaydettiği “Hakanî Türkçe”sini yansıtıyor. Buna rağmen, araştırmacılar arasında bu konuda da tartışmalar bulunmaktadır. Dilsel yönden kadim Türkçe unsurları barındıran bu eserin asırlar boyu istinsah edilirken, müstensihlerin topluma daha anlaşılır olsun amacıyla anlaşılması zor olan arkaik cümleleri sadeleştirdikleri ileri sürülür. Yani farklı dönemlerin dil özellikleri eser diline etki yaptığı görüşü üstünlük kazanmıştır.

İlk olarak eserin bilimsel metin çalışmasını yapan R. Rahmeti Arat (1951) ve Kazakbay Mahmudovlar (1971-1972) bir çok nüshalarını karşılaştırırken [????? ??????? 1971], eserin daha eski nüshalarının şimdiye kadar ulaşmadığı yüzünden eserin dilini 14-15. yüzyıllardaki metinlere dayatmışlardır. Tüm mevcut nüshaların asıl metin sonuna ekleme yapılmış olup, onlar, hem adı bilinmeyen bir katip veya şairin, hem de Emir Seyfüddin (şair Şeyfî)’in müstakil dörtlükleri ve Arslan Hoca Tarhan’ın 10 beyitten ibaret mesnevîsinden oluşmaktadır. Daha sonraki yüzyıllarda eklenmiş bu şiirsel eklemeler dilsel özelliklerine göre Ahmed Yügnekî eserinin ana metni dilinden farklılık taşımaktadır. Anlamca onlar esasen eserin yazarını tanıtma, onun hayatı ve icadına dair ek bilgiler vermeyi amaçlamıştır [??????? 2006: 66].

Arslan Hoca Tarhan, bu eseri “Kaşgar diliyle yazılmıştır” der, ancak; yukarıda değinidiğimiz gibi, bazı araştırmacılar Ahmed Yüknekî’nin kendisi “Anıng uş çıkardım bu Türkî kitab”, yani “o yüzden bu kitabı Türkçe hazırladım” diye yazdığını, bu dilin daha erken dönemlere ait bir dil, hatta miladî 6-7. yüzyıllarda oluşan genel Türk edebî dili olduğunu vurgulamışlardır [??????????? 1995: 4;. ?????????? 2005: 96, 107]. Yazarın ömür sürdüğü dönemde bu dilin “Türkî” olarak yürütüldüğünü, edebî ve kültürel merkez Karahanlıların başkentine taşınınca bu dile “Kaşgarî dil” denilmeye başladığı, o yüzden Uluğ Beğ’in emiri, yani Arslan Hoca Tarhan, esere ekleme yaparken eserin dili olarak bu tabiri kullandığını ileri süren bilim adamları bulunmaktadırlar [???? ????? ??????? / e-adabiyot.uz; Arat 1951: 7-8]. Bu grup bilim adamlarına göre, Hibet’ül-Hakaik’in dil özelliklerini Tunyukuk, Kül Tegin ve Bilge Kağan yazıtlarıyla karşılaştırarak incelemek gerekiyor ki, böylece Türk kültürünün gelişim sahfalarını dürüst anlama imkanı olacaktır.

Ancak, onların bazı görüşlerine kısmen katılmakla birlikte, eserin dili üzerine ileri sürdükleri görüşün hep Ahmed Yüknekî’nin yaşadığı dönemi daha erken tarihlere (özellikle miladî 7-8. yüzyıllara) dayatma isteklerinden kaynaklandığını vurgulamalıyız. Bilhassa, eserin dili Karahanlı dönemi Türkçesi olduğu, leksik ve gramer yönünden bu dilin 12-13. yüzyıllardaki bu tür eserlerin dili – Karahanlı (Hakanîye Türkçesi) veya Karluk Türkçesiyle örtüştüğü görüşüne katılmaktayız. Bununla beraber, Hibet’ül Hakaik’in dili orta çağların Kıpçak edebî diline özgü sözcükleri de içermektedir. Özellikle buna eserdeki kelimelerin, hem orta çağların edebî Kıpçakçasıyla, hem de bugünlerde kullanılan Kıpçak ağızlarıyla karşılaştırıldığında şahit olunur [?????????? 2011: 282-284; ?????? 1974: 10-16].

Kısacası, Ahmed Yüknekî, kendi eserinin dilini “Türkçe” demekte, ancak; müstensihler sonradan esere “Kaşgar dili” tabirini eklemektedirler. Herhalde bu, eserin Kaşgar ve civarı bölgelerde Doğu Türkistan’da yaygın olan Uygur/Türk yazısında yazılmış olmasıyla ilişkili olmalıdır. Bilindiği gibi, bu yazı Moğollar döneminde Orta Asya ve civarlarında yaygınlaşmış, müstensihlerin yaşadığı Tmurlu ortamında da pek rağbet görmüştü.

Sonuç

Burada kısaca şunu söyleyebiliriz: Ahmed Yüknekî’nin kendi kitabını ithaf ettiği şahıs Muhammed Dad İspehsalar Bek, büyük ihtimalle Karahanlı asıllı Otrar hükümdarı idi ve o miladî 12. yüzyılın son çeyreği – 13. yüzyılın ilk yarısında ömür sürmüştü. Yüknek ise Otrar’a bağlı bir kasaba idi, burada doğan Edib Ahmed, o dönemlerin geleneklerine bağlı olarak eserini kendisinin teba bulunduğu bu hükümdara adamıştı. Onun bu emeği, zamanında olduğu kadar daha sonraki dönemlerde bile, gerçi tam ayrıntılarıyla olmazsa da kendi hatırasını bırakmış, bundan az çok vakıf olan Arslan Hoca Tarhan, eserin yeniden istinsah edilmesini birer hemşehirlik hizmeti, boyun borcu bilmişti. Zira o, Otrar bölgesine dahil olan Sabran şehrinin yöneticisi idi. Demek, bu bilgiler sayesinde Ahmed Yüknekî’nin yaşadığı dönem 12. yüzyılın sonu – 13. asrın ilk yarısına denk geldiği, adı geçen Sabran yöneticisinin ise 15. yüzyılın ilk yarısında (1444) eseri istinsah yaptığı düşünülürse, arada yaklaşık 80-100 sene gibi bir farkın bulunduğu anlaşılacaktır.

Bu dönemde Orta Asya’nın diğer bölgelerinde de Yüknek adındaki ahali meskenleri bulunmaktaydı, ancak; onları Edib Ahmed’in doğduğu yer olarak görmeye kaynak bilgileri izin vermemektedir. Gerçi, Semerkant bölgesindeki Yüknek’in de bu Türk düşünürünün doğduğu yer sayılmasını gerekli kılan bilgiler söz konusu olsa da, fakat bu tür görüşlerin sabit bilgilerden ziyade daha çok varsayımlara maruz kaldığından dolayı gerçeklik payi azdır. Bunun yanı sıra, Semerkantlı birisinin kendisinin teba bulunduğu hükümdar varken, aksine onun yerine epey uzaktaki Otrar bölgesinin yöneticisi olan Muhammed Dad İspehsalar Bek’e adayarak kitap yazması da pek ihtimal dahilinde görünmemektedir.